Aramak istediğiniz kelimeyi yazınız..
Ara ..

8 Kasım 2016

Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.

İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar.

Başka doktorlar çağrılır… Osman Efendi Uşak’ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler.

İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır… Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.

Sonuç olarak:

Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür.

Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.

Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır.

Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın” Bir bakar, “Hah işte der. “Kıl dönmüş.” Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.

Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.

Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır.

KISSADAN HİSSE :

Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

Posted in Hikayeler
8 Kasım 2016

Hikayede anlatılan efsaneye göre bir kadın, bir gün kucağındaki çocuğu ile birlikte bir mağaranın önünden geçerken içeriden gelen bir ses duyar. Bu ses ona: “içeri gir ve ne istersen al, ama en önemli olanı sakın unutma.”

Ayrıca; sen çıktıktan sonra kapının bir daha asla açılmayacağını da dikkate almalısın. Ancak bu fırsatı kaçırma, ama yine de en önemli şeyi asla unutma” diyordu.

Kadın mağaraya girer ve büyük bir servetle karşılaşır. Masanın üzerindeki altın ve mücevherleri görünce şaşkına döner ve çocuğunu yere bırakarak hemen büyük bir hırsla masanın üzerindekileri toplamaya başlar.

Bu sırada o esrarengiz ses yine duyulur: “yalnız sekiz dakikan var” demektedir. Sekiz dakika çabuk geçer, kadın toplamış olduğu kıymetli taşlar ve altınlarla birlikte mağaranın dışına koşar ve kapı kendiliğinden kapanır. Bu sırada çocuğunu içerde unutmuş olduğunun farkına varır, ama kapı bir daha açılmamak üzere kapanmış bulunmaktadır.

Posted in Hikayeler
8 Kasım 2016

Sigortacının biri orduya gider. Askerler ictimadadır. Başlar anlatmaya:
-“Ben size sigorta satmaya geldim. Sigortası olmayanlar savaşa gittiğinde beynine bir kurşun yerse, ailesi hiç para alamaz; sigortalı olanların ailesine ise, devlet yüklü bir para öder. Şimdi kimler sigorta yaptırmak istiyor?”
Kimseden ses çıkmaz. İki kez daha anlatır ama yine ses çıkmaz. Sigortacı gitmek üzereyken kıdemli bir basçavuş gelir ve:
-“Bir de ben anlatayim, ben bunların dilini konuşurum” der ve askerlere seslenir:
-“Beyler, şimdi sigorta olup da beynine kurşun yiyenlere devletin ne kadar para ödeyeceğini duydunuz mu?”
-Duyduk” der herkes.
-“Simdi siz hesap edin. Bundan sonra ilk çıkacak savaşta devlet, savaşa sigortalı olanları mı, sigortasız olanları mı sürer?”

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Benim çok merak ettiğim bir konu idi. Gerçekten şans var mıydı? Yoksa şansı biz mi yaratıyorduk, başkları bize ” Ne kadar şanslısın” derken… Aslında çok basit bir örnek verebilirim . Sınava girerken her konuya çalışmışsanız çok şanslısınızdır, mutlaka bildiğiniz yerden soru gelecektir. Ama yarısına çalışmışsanız, kumar oynamışsınızdır ve şansınız %50 ye düşmüştür. Şimdi soruların hepsini yapan şanslı mıdır?

Önce bir araştırmacının yazısı…

10 yıl önce, sansı araştırmaya başladım. Neden bazı insanların hep doğru zamanda doğru yerde olduğunu, diğerlerinin ise sürekli olarak şanssızlıklarla boğuştuğunu merak ediyordum. Ulusal gazetelere ilan vererek kendilerini her zaman şanslı ya da şanssız hisseden insanların benimle temasa geçmelerini rica ettim.

Yüzlerce sıra dışı erkek ve kadın, araştırmam için gönüllü oldu. Yıllar boyunca, onlarla söyleşiler yaptım; yaşamlarını gözlemledim ve deneylere katılmalarını sağladım.

Sonuçlar gösteriyor ki insanlar, neden şanslı ya da şanssız olduklarını tam olarak bilemeseler de düşünceleri ve davranışları, bu durumu büyük ölçüde açıklıyor.

Bir şans ya da bir fırsat gibi görünen durumları düşünelim.

Şanslı insanların bu tür fırsatlarla sürekli karşılaşmalarına karşılık, şanssız insanlar bunlarla hiç karsılaşmazlar. Bu durumun, insanların söz konusu fırsatları fark etme yetenekleri arasındaki farklılıklardan mı kaynaklandığını bulmak için basit bir deney yaptım.

Hem şanslı, hem de şanssız insanlara bir gazete verdim ve onlardan gazeteyi iyice inceleyip içinde ne kadar fotoğraf olduğunu bana söylemelerini istedim. Gazetenin ortalarında bir yere, üzerinde şu not yazılı olan büyük bir mesaj yerleştirdim:

“Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın.”

Bu mesaj, sayfanın yarısını kaplıyordu ve yüksekliği 5 cm’in üzerinde olan bir fontla yazılmıştı.

Herkesin yüzünü sabit bakışlarla süzüyordum.

Şanssız insanlar, bunu fark edemezlerken, şanslı insanlar hemen fark ettiler. Şanssız insanlar, genel olarak şanslı insanlardan daha gergindirler. Bu endişeli ruh hali, beklenmeyeni fark etme yeteneklerine zarar verir. Sonuç olarak, fırsatları kaçırırlar; çünkü başka bir şeyi aramaya aşırı odaklanmışlardır. Partilere, mükemmel eşlerini bulma düşüncesiyle giderler; bu yüzden de iyi arkadaşlar edinme fırsatlarını kaçırırlar. Belli iş ilanlarını bulmaya kararlı bir biçimde gazeteleri incelerler ve diğer iş olanaklarını kaçırırlar. Şanslı insanlar, daha rahat ve açıktırlar. Dolayısıyla, yalnızca aradıklarını değil, orada ne olduğunu da görürler.

Araştırmam, sonuç olarak şunu gösterdi: Şanslı insanlar, dört ilke sayesinde şanslarını yaratırlar.

– Şans fırsatlarını yaratma ve fark etme konusunda beceriklidirler;
– Sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar verebilirler;
– Olumlu beklentiler sayesinde doğru çıkan tahminlerde bulunurlar
– Şanssızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimserler.

Çalışmanın sonuna doğru, bu ilkelerin, şansı yaratmada kullanılıp kullanılamayacağını merak ettim.

Bir grup gönüllüden, bir ay boyunca, şanslı bir insan gibi düşünüp davranmaya yardımcı olacak egzersizler yapmasını istedim.

Çarpıcı Sonuçlar:

Bu egzersizler, şans fırsatlarını fark etmeleri, sezgilerini dinlemeleri, şanslı olmayı ummaları ve şanssızlığa karşı daha esnek olmalarında onlara yardımcı oldu.

Gönüllüler, bir ay sonra döndü ve neler olduğunu anlattılar.

Sonuçlar, çarpıcıydı:

Bu insanların % 80’i, artik daha mutluydu; yaşamında daha çok tatmin oluyordu ve belki de en önemlisi, daha şanslıydı. Sonuç olarak, asla akla gelmeyecek “şans faktörü”nü bulmuştum.

Aşağıda, Profesör Wiseman’ın şanslı olmak için önerdiği dört temel ipucu bulunuyor:

1. İçsel sezgilerinizi dinleyin; normalde doğru çıkarlar.
2.Yeni deneyimlere ve normal rutininizi bozmaya açık olun.
3.Her gün birkaç dakikanızı iyi giden şeyleri hatırlayarak geçirin.
4. Önemli bir toplantı ya da telefon görüşmesi öncesinde kendinizi şanslı olarak hayal edin. Şans, çoğu zaman, doğru çıkan bir tahmindir.
Okuduğunuz gibi şanslı mı , yoksa şanssız mı olduğunuza siz karar verin. Aslında okuduysanız siz şanslısınız. Çünkü binlerce kişi bu yazıyı okumayacak veya okuyamayacak. Fakat okuma bilip okumayanla okuma bilmeyen arasında ne fark vardır?Kitap okumadıkları sürece… Bunu da unutmayın. Kalın sağlıcakla…

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Sisli ortamda görüntüler hem net değildir, hem de görüş mesafesi çok kısadır. Uzak görüşlü olamayız.

Gecenin karanlığı da böyledir. Gün ışığında net olarak görünen pek çok şey gece saatlerinde belki ay ışığı veya uzaktan süzülen solgun bir ışığın varlığında belki siluet olarak görülebilir ama pek çok ayrıntı da gözden kaçar.

Bazen gündüzdür ve hava aydınlıktır ama bazı şeyler gene görülmez. Çünkü bu sefer de arada mesafeler vardır ve insan gözü uzakta olanı göremez.

Bazen yakında olanı da göremez. Çünkü önünde görmesini engelleyen başka bir cisim vardır ve görüş sahasını kapatır.

Bazen gene görmediğimiz şeyler vardır. Ortada olmasına ve önünde hiç bir engel olmamasına rağmen, gün ışığında bile görülmez. Görülmemesinin sebebi olmaması değildir. Sadece beynimiz görmeye hazır değildir.

Vizyon burada ortaya çıkan bir şeydir. Görülmesinin önünde engeller olmasına rağmen ( ki çoğu zaman kendi beynimiz ve olmadığına olan inancımızdır) görmemiz gerekenler sadece vizyon sayesinde görülebilir.

Vizyonunuz ne kadar geniş ve uzun vadeli olursa o kadar da gerçekleştirilmesi zor gibi görünür. Çünkü artık her türlü ortamın dışına taşmış bir durum söz konusudur. Bu durumda aklıma bir söz gelir. Siz yıldızlara uzanmaya hedefleyin. Ulaşamazsanız da yaklaşırsınız.

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Hepimizin kuvvetli yönleri olduğu gibi zayıf yönleri de var. Size bir iyi haber, bir de kötü haber vereyim.

Kuvvetli yönünüzün olması harika… Aynı zamanda çok kötü… Zira en kuvvetli yönümüz esasında en zayıf yönümüzü de oluşturuyor. Bunu hemen reddedebilirsiniz. Çünkü bu yönünüz kuvvetli ama sonradan göreceksiniz ki bu de sizin en zayıf yönünüzü oluşturacak. Genelde iki boyutlu düşünüyoruz. Oysa en azından 3 boyutlu düşünmek gerekir. Hatta bunu 4 boyut haline getirirseniz süper olur.

Harika bir futbol takımında kaleci ile santraforda aynı özellikleri mi arıyoruz? Hayır değil mi? Eğer evet diyorsanız bir an düşünün kaleci ve santrafor yer değiştirmiş. Takım gol atamadığı gibi gol yemeye başlıyor. Takım aynı gibi gözükmesine rağmen biz takımı organize edemedik. Kuvvetli yönleri ön plana çıkarıp bir takım kurarken farklı kişilik özelliklerinden faydalanıyoruz.

İnsanlığı zengin kılan kişisel farklılıklardır. Düşünsenize tüm dünyada kendisinden çok memnun olduğumuz milyonlarca kendimiz. Nasıl? Çekilir bir hayat değil mi? Her gün için dua edelim. İyi ki bizi dengeleyecek farklı kişilik özelliklerinde dostlarımız var. Ben onlara iyi ki varlar diyorum. Benim dünyamı yaşanılır kılıyorlar.

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Hepimiz hayatımızda güzel şeyler olsun isteriz. Bunun için gereken çabayı gösteririz. İyi bir okula gideriz. Okuruz. Mezun oluruz. İyi bir işe girip mesleğimizde yükselmeye çalışırız. Değişik ünvanlar alırız ve makamlara geliriz. Bu bize başarı olarak sunulmuştur. Bunun karşılığında ” Ağlamayan çocuğa meme verilmez” esasına göre bir ücret verilir ama bunun kolay olmadığını vurgularcasına yetki ve ücret artırılırken işte geçirilen zaman da artar, yapılan görevler de… Esasında ücret artmamıştır. Belki yapılan iş başına ücret azalmıştır bile ama siz böyle bir durumda değilsiniz muhtemelen… Hayatınızdan memnun ve geleceğin de iyi olacağını düşünüyorsunuzdur.
“Mükemmelin düşmanı iyidir” lafını pek umursamıyorsunuz. Bir elde ettiklerinize, bir de çevrenizde bunları elde edemeyenlere bakıyor ve sonuçta diyorsunuz ki ben konfor bölgemde rahatım. Siz bu durumda iken sizi ne harekete geçirecektir?
Belki yıllar sonra anlayacaksınız,susamadan su kuyusu kazmanın gerekliliğini ama gün geçmiş…
Bizler hayatımızda bir fark yaratmak için yola çıkmış kişileriz. Her gün yaptığımıza ilave olarak farklı bir şeyler yapıyoruz. Çünkü biliyoruz ki hep aynı şeyi yaparak farklı sonuçlara ulaşacağını sanmak dünyadaki en büyük çılgınlıktır.
Belki çok büyük bir sanatçı olmak ve alkışlanmak istiyordunuz. Ama hayallerinizi gömdünüz. Bugüne kadar sizi kimse teşvik etmedi. Hatta size engel çıkardılar. İçinizdeki ruh bedeninize sığmıyor. Ama bunu gören yok.
Belki sevdiklerinize iyi bir hayat sağlamak istiyor ve bu amaçla gerekli olan parayı kazanmak için uğraşıyorsunuz. Kazanıyor ama zamanınızı sevdiklerinizle beraber geçiremeyip kazandığınız paraya bile lanet ediyorsunuz.
Belki eşinizle beraber gezmek istiyor ama seyahate bırakın çıkmayı akşam yüzünü bile göremiyorsunuz.
Emekli olunca düşeceğiniz durum aklınıza geliyor. Ekonomik sıkıntıları aşmak için neler yapacağınızı düşünüyorsunuz.
Şu anda kazancınız iyi ama alternatif gelir getirecek bir B planı oluşturmak istiyorsunuz.
Belki insanlara yardımcı olmak istiyor ama kazancınızla kendi çocuğunuzu okuturken başka çocuklara ancak sınırlı bir yardımda bulunuyorsunuz.
Belki evlenme planları yapıyorsunuz. Eskiden “2 gönül bir olunca samanlık seyran olur” derlerdi ama öyle olmuyor. Sık sık yakın çevrenizden duyuyorsunuz, ekonomik sıkıntılar yüzünden evliliklerin istenemeyen sonla bittiğini…
Çevreye karşı duyarlısınız. Doğayı kirletmek istemiyor ve çocuklarımıza temiz bir çevre bırakmak istiyorsunuz ama nasıl yapacağınızı bilemiyorsunuz. Çevre dostu ürünler kullanmak istiyorsunuz.
Sağlığınıza düşkünsünüz. Her gün bir haber okuyorsunuz. Kanser artıyor. Ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.
Sağlıklı ürünler tüketmek istiyorsunuz ama sahtekarlık diz boyu… Hiç bir şeye güveniniz kalmamış. Sağlıklı su içme şansınız bile yok. Doğal su kaynakları kurumuş ve su bozulmuş. Şebeke suyu ise klordan geçilmiyor. Klorun ne kadar zararlı olduğunu öğrenmişsiniz ama paranız da değerli. Başka çaresi yok. Tam bir kararsızlık hali. Atalete girdiniz. Artık her şeye boş vermeye başladınız. Öğretilmiş çaresizlik devreye girdi. Sizi siz değil başka şeyler kumanda etmeye başladı.
Ne yapacaksınız?
Bu arada kimseden yardım istemiyor ve size birileri bir şey söylediğinde ters ters bakıyorsunuz ” O kim ki? Ne biliyor ki? Bana ne öğretebilir ki? ve öğrenme modunuzu kapatıyorsunuz. Zaten biliyorsunuz ki kimse kimseye yardım etmez. Klasik öğreti…
Bir kere öğretilmiş çaresizlik devreye girince, her şeye bahane bulmaya başlarsınız. Başarısızlıkların üstesinden nasıl gelebilirsiniz ki? Sizin bir egonuz var. Egonuz asla tuş olmaz.
Bu çaresizlik sendromuna karşı beyniniz çareler yerine, bahaneler üreterek durumu kurtarmaya çalışır. Yaptığı işi başarı olarak görür. Daha doğrusu hiçbir şey göremiyordur ama beyni ona öyle görmesini emrediyordur. O kişi beynini kontrol eden kişi konumundan çıkmıştır. Başarılı insan ise her bahanenin ardında aşılacak bir sebep görür. ‘Ben başarılıyım’ yerine ‘Daha çok neyi başarabilirim?’ diye düşünür. Geçmişteki başarı anılarından sıyrılır. Diğerleri ise başarısızlık hissinin verdiği çok çalışma ( efektif değil, anlamsız saatler harcama. 1 saatlik işi 10 saatte yaparak önemli adam olma sendromu) ile durumu kapatır. Çevresindekiler ona ne kadar çok çalışıyorsun dediğinde koltukları kabarır ve geleneksel % 90 içindeki yerini alır. Bu yer ana karnı gibi sıcak ve tehlikesizdir. Ama doğum olacaktır. Tabii ana karnı içinde de yaşam son bulabilir. “Ne yapabilirim ki ?”gibi aciz bir soru yerine “Neleri değiştirebilirim ?” sorusunu sormaya başlarsınız hayatınız değişir. Sizinki değiştiği gibi çevrenizdekilerin de hayatını olumlu yönde değiştirmeye başlarsınız.
SİZ KAZANANLARDAN OLUN…

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016
Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Her insan hayatının bir döneminde kendisini çaresiz hissetmiştir veya hissedecektir. Büyük çaresizliklerin yanı sıra günlük hayatta çaresizlik dediğimiz ama daha çok ne yapılacağını bilemediğimiz durumlar daha çoktur. Ben kendimi çaresiz ya da kapana kısılmış hissettiğimde, çözüm bulamadığımda ve bir bataklıkta olduğumun bile farkında olmadığım dönemlerde kendimi motive etmek için tarihe yön vermiş, ekonomide değişimi fark eden kişilerin yazılarını okurum, CDlerini dinlerim. Damarlarımda akan kanın hızı değişir. Bedenim yenilenir. Ruhum atağa geçer ve hedeflerime yürüme cesaretini ve kuvvetini bulurum.
Bu sabah dinlediğim bir kasette konuşan büyük bir iş adamı iş mezarlığından söz etti. O mezarlığa çiçek koymak deyimini kullandı. Farkında olmadan ben de bunu yapıyormuşum. Farkında olmadığım gerçekliği bana hatırlattı. “Böyle devam edebilirsin ve bir gün birileri sana da çiçek bırakır.” Ama benim istediğim şey bu değildi ki. Benim hayallerim vardı. Onları hedef haline getirmiştim.

Onlara ulaşmak için her türlü zorluğu göze almıştım. Hayallerim benim bebeklerimdi. Onlara iyi bakmam beslemem gerekiyordu. Mezarlığa çiçek bırakarak bunu yapamazdım.
Bugüne sizi getiren bildiklerinizdir. Eğer bu noktada kalmak isterseniz bir şey öğrenmenize gerek yok. Gerçi doğanın yasası işleyecek ve hareketsiz kaldığınız için sizi geçenler olacak ama siz özgür iradenizle durmayı tercih ettiniz ( belki kendinizi hareket halinde zannediyor olabilirsiniz ama duruyorsunuz. Bunu trende otururken yanda hareket eden trene baktığınızda hissedebilirsiniz.

Sanki siz hareket ettiğinizi sanırsınız.) Eğer gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz var ve bulunduğunuz noktadan ileriye gitmek istiyorsanız bilmediklerinizi öğrenmeniz gerekir. “Bilmediğimi bilene kadar bildim.” Çok hoşuma giden bir söz. Sizi ileriye taşıyacak olan bilmediğiniz bilgilerdir.
4 sınıf insandan hangisi olacaksınız?
-Bildiğini bilen (herkese faydalı olur)
-Bildiğini bilmeyen (faydası olmaz, zararı da olmaz)
-Bilmediğini bilen( zararı olmaz, faydası da olmaz. öğrenebilir ve kendini geliştirebilir)
-Bilmediğini bilmeyen (en tehlikeli grup. çok zararlı olur. faydası kesinlikle olmaz).
Hayallerinizle aranızdaki tek engel sizsiniz. Hiç kimse değil. Aksini savunan varsa tartışabiliriz. Bahaneler yaratabilirsiniz. Her başarısızlığın altında bahaneler vardır. Bahane olarak bir yeri işaret ederken 3 parmağınız sizi işaret ediyordur. Yani farkında olmadan kendi kendinizi zaten işaret ediyorsunuz.

Posted in Hikayeler
4 Kasım 2016

Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu’nun bir yerinde; milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür. Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgalarına atılarak intihar ederler.
Bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır.
Kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler; ancak intihar etmelerinin nedenini çözemezler.
Yıllar süren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu, kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar.
İnsanların yokluğunu bile fark edemedikleri ada; kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez durağıdır.

Kuşlar, binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerini bilmektedirler ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca yorgunluktan bitkin düşen bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler?
Peki ya siz?
Sizin hiç bir adanız oldu mu? Yaşamın uzun göç yollarında size bir yudum taze soluk verecek, yolunuza dinç devam etmenizi sağlayacak bir adanız var mı?
Bir gün yerinde bulamazsanız, ille de ulaşmak ve sığınmak için başınızın döndüğü ve dengenizi yitirinceye kadar kanat çırpacağınız bir ada yaratabildiniz mi kendinize?
Sınırsızca her şeyi paylaşabileceğiniz bir dost!
Yola birlikte çıkacak kadar güvendiğiniz bir arkadaş, daima huzur ve mutluluk verecek biri, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi?
Yılbaşında şöyle daha bir yakın bakın çevrenize?
Size gelen, sizin gittiğiniz, sizi bulan, sizin bulduğunuz kaç ada var çevrenizde?
Kaç tane durup nefeslendiğiniz ada yaratmışsınız kendinize?

Posted in Hikayeler